Av. Ali TOPÇU

yunus

1. İnternet Ortamında Kişilik Haklarının Korunması ve Unutulma Hakkı

A. Yasal Çerçeve ve Kavramsal Temeller İnternet teknolojisinin yaygınlaşması, kişisel verilerin ve haberlerin dijital ortamlarda süresiz olarak erişilebilir kalmasına yol açmıştır. Bireyin şeref, itibar ve özel hayatına yönelik müdahalelere karşı temel koruma 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında düzenlenmektedir. Kanunun 24. maddesi şu şekildedir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Kişilik hakkı zedelenen kimsenin başvurabileceği hukuki yollar ise Kanunun 25. maddesinde belirlenmiştir: “Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.” Bunun yanında, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 4. maddesinde; hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma, doğru ve gerektiğinde güncel olma, belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme, işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma ile işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme şartlarına bağlanmıştır. B. Yargı Kararlarında Unutulma Hakkı ve Değerlendirme Ölçütleri Yargıtay 19. Ceza Dairesi-2020/5728-2021/1705-17.02.2021 tarihli kararında kişilik haklarının niteliğini şu şekilde belirlemiştir: “Medeni hukuk kapsamında kişilik hakları, kategorik anlamda mutlak haklar içinde yer alan, her zaman varolan, zamanla tükenmeyen, herkese karşı ileri sürülebilen, çoğu zaman kişiye sıkı sıkıya bağlı ve devredilemeyen haklardandır” Aynı kararda ifade özgürlüğü ile unutulma hakkının çatışması bağlamında, unutulma hakkı şöyle tanımlanmıştır: “Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir” Yargıtay 19. Ceza Dairesi-2019/31517-2019/14002-11.11.2019 tarihli kararında da aynı tanımı yinelemiş ve internet arşivlerinin ifade ve basın özgürlükleri kapsamında bulunduğunu belirterek yargı organlarının müdahale kriterlerini açıklamıştır: “yargı organlarının; internet arşivinde kişilerin şeref ve saygınlığına yönelen, kişilerin özel hayatı ve kişisel verilerinin kamu yararına katkı sağlamayacak şekilde işlendiği görülen, güncelliğini yitiren, her an toplumun erişimine açık halde bulunan ve tarihsel bir veri olarak da kabul edilemeyeceği anlaşılan yayınlar hakkında; makul, haklı ve ispatlanabilir taleplerde bulunulması halinde, ifade ve basın özgürlüğünün özüne halel getirmemek şartıyla, ‘kişisel verilerin korunması’ ve ‘unutulma hakkı’ kapsamında ‘erişime engellenmesi’ yönünde kararlar verebileceği değerlendirilmektedir” Anayasa Mahkemesi-B. No: 2014/18260-4/10/2017 tarihli kararında ise dengenin zamanla ifade özgürlüğü lehine bozulabildiğine işaret etmiştir: “Anayasa Mahkemesi 3/3/2016 tarihli ve 2013/5653 numaralı N.B.B. başvurusunda internetin etkin olarak kullanılmasıyla beraber ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması arasındaki dengenin ilki lehine bozulduğunu, bu dengenin tekrar kurulabilmesinin şeref ve itibar yönünden bireylerin unutulma hakkının kabul edilmesi ile mümkün olabileceğini belirtmiştir” Ayrıca Anayasa Mahkemesi aynı kararda ve Yargıtay 19. Ceza Dairesi-2019/28149-2020/13099-19.10.2020 tarihli kararında somut olay incelemesinde dikkate alınması gereken kriterler şu şekilde ortaya konulmuştur: “Bu durumda bir İnternet yayınının unutulma hakkı kapsamında İnternet ortamından çıkarılabilmesi için; yayının içeriği, yayında kaldığı süre, güncelliğini yitirme, tarihsel bir veri olarak kabul edilememe, kamu yararına katkısı (toplumsal açıdan haberin değeri, haberin geleceğe ışık tutan niteliği), habere konu kişinin siyasetçi veya ünlü olup olmadığı, haber veya makalenin konusu, bu bağlamda haberin olgusal gerçekler ya da değer yargısı içerip içermediği, halkın ilgili veriye yönelik ilgisi gibi hususların her somut olay açısından birlikte değerlendirmeye tabi tutularak ayrıntılı şekilde incelenmesi gerekmektedir.” Erişimin engellenmesi koruma tedbirine ilişkin olarak Yargıtay 19. Ceza Dairesi-2020/5728-2021/1705-17.02.2021 kararında önemli bir usul kuralı vurgulanmıştır: “Erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanması için yayının içeriğinde kişilik hakkına yönelen bir suç unsuru bulunması şartı aranmadığı gibi yayın içeriğinde bir suç işlenmişse dahi yürütülecek ceza muhakemesinin sonucu beklenmeksizin erişimin engellenmesi tedbirine bir koruma tedbiri olarak hükmedilebilecektir”

1. İnternet Ortamında Kişilik Haklarının Korunması ve Unutulma Hakkı Read More »

Siber Klonlama Devrinde Mevduat Güvenliği: Deepfake Dolandırıcılığında Bankanın Kusursuz Sorumluluğu

DEEPFAKE DOLANDIRICILIĞINDA BANKANIN KUSURSUZ SORUMLULUĞU Siber Klonlama Devrinde Mevduat Güvenliği: Deepfake Dolandırıcılığında Bankanın Kusursuz Sorumluluğu Yapay zekâ teknolojilerinin erişilebilir hâle gelmesi, finansal dolandırıcılık yöntemlerinde boyut değiştirdi. Ses kopyalama ve yüz simülasyonu (deepfake) yöntemleriyle kişilerin kimliğine bürünen siber korsanlar, doğrudan mudileri veya banka güvenlik sistemlerini hedef alarak yetkisiz para transferleri gerçekleştirmektedir. Ortaya çıkan bu yeni nesil haksız fiiller karşısında en temel hukuki mesele şudur: Deepfake ile boşaltılan bir banka hesabındaki zarardan kim, hangi esaslara göre sorumludur? 1. Bankanın Hukuki Niteliği ve Özen Borcu Türk Hukuku’nda bankalar, sıradan birer tacir veya hizmet sağlayıcı değildir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere bankalar, kendilerine yatırılan mevduatı korumakla yükümlü “güven kurumları”dır. Bankaya yatırılan para, niteliği gereği usulsüz tevdi hükümleri çerçevesinde değerlendirilir. Mudi parayı bankaya yatırdığı andan itibaren mülkiyet bankaya geçer; banka parayı kullanma hakkına sahip olurken, mudiye istediği zaman bu tutarı iade etme borcu altına girer. Dolayısıyla bankada bulunan para dolandırıcılar tarafından yetkisiz bir şekilde başka bir hesaba aktarıldığında, hukuken eksilen para mudinin değil, bankanın kendi öz varlığıdır. 2. Deepfake Saldırılarında Bankanın “Kusursuz Sorumluluğu” Deepfake teknolojisi; ses biyometrisi, görüntülü doğrulama veya mobil bankacılık onay mekanizmalarını manipüle etmek için kullanılır. Bankalar; sesli yanıt sistemlerinde, görüntülü müşteri edinimi süreçlerinde veya şüpheli işlem onaylarında biyometrik veri doğrulama sistemleri kullanmaktadır. Sistem Güvenliği İlkesi: Bankalar, sundukları dijital altyapının güvenliğini güncel teknolojik standartlara uygun şekilde sağlamakla yükümlüdür. Yapay zekâ destekli ses kopyalamayı veya sahte görüntüyü tespit edemeyen bir doğrulama sistemi, bankanın hizmet kusurunu gösterir. Adam Çalıştıranın ve Tehlike Sorumluluğu: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında bankaların sorumluluğu, ağırlaştırılmış objektif özen borcuna ve kusursuz sorumluluk ilkesine dayanır. Banka, “Sistemimiz hacklendi” veya “Ses/görüntü gerçeğinden ayırt edilemiyordu” savunmasına sığınamaz; zira bu risk, bankacılık faaliyetinin doğasında bulunan işletimsel bir risktir. 3. Mudinin “Ağır Kusuru” İlliyet Bağını Keser mi? Bankanın sorumluluktan kurtulabilmesinin tek yolu, zararın meydana gelmesinde mudinin mücbir sebep, üçüncü kişinin ağır kusuru veya kendi ağır kusuru ile illiyet bağını kestiğini ispatlamasıdır. Peki, deepfake vakalarında mudinin kusuru nasıl değerlendirilmelidir? Oltalama (Phishing) ve Sosyal Mühendislik: Eğer mudi, bir yakınının veya yetkili bir kişinin deepfake ile oluşturulmuş görüntüsüne/sesine aldanarak tek kullanımlık şifreyi (OTP) kendi eliyle dolandırıcıya vermişse veya işlemi bizzat kendi cihazından onaylamışsa, banka müteferrik (ortak) kusur veya mudinin ağır kusuru savunmasında bulunabilir. Doğrudan Banka Sisteminin Aşılması: Buna karşın; dolandırıcıların deepfake teknolojisini doğrudan bankanın sesli yanıt sistemini veya görüntülü müşteri hizmetlerini kandırmak için kullandığı senaryolarda mudinin hiçbir dahili yoksa, tüm zarar banka üzerinde kalır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında da sıkça altı çizildiği üzere; internet bankacılığında güvenlik önlemlerini alma yükümlülüğü tamamen bankaya aittir. Müşterinin şifrelerini basiretsizce üçüncü kişilerle paylaşması gibi ağır bir ihlali bulunmadığı sürece, sistem boşluklarından yararlanılarak yapılan usulsüz transferlerde mudiye kusur atfedilemez. 4. Sonuç ve Değerlendirme Gelişen yapay zekâ karşısında geleneksel güvenlik protokolleri (SMS şifresi, anne kızlık soyadı, basit ses doğrulama) yetersiz kalmaktadır. Hukuki açıdan bakıldığında; deepfake ile gerçekleştirilen dolandırıcılıklarda risk, bu hizmeti sunan ve üzerinden kazanç sağlayan bankalara aittir. Bankalar, yapay zekâ kaynaklı sahtecilikleri anlık olarak analiz edebilen derin öğrenme modellerini ve çok katmanlı doğrulama mekanizmalarını entegre etmek zorundadır. Aksine bir durumda, güvenlik altyapısındaki yetersizlik sebebiyle mudi hesabından gerçekleşen yetkisiz transferlerin tüm maddi sonuçlarına tazminat yükümlülüğü çerçevesinde bankaların katlanması kaçınılmazdır.   Av. Ali TOPÇU 

Siber Klonlama Devrinde Mevduat Güvenliği: Deepfake Dolandırıcılığında Bankanın Kusursuz Sorumluluğu Read More »

KİRA TESPİT DAVALARINDA BEŞ YILLIK DÖNEMİN DOLMASI, HAK VE NESAFET İLKESİ VE UYGULAMADAKİ KRİTİK USULİ TUZAKLAR

KİRA TESPİT DAVALARINDA BEŞ YILLIK DÖNEMİN DOLMASI, HAK VE NESAFET İLKESİ VE UYGULAMADAKİ KRİTİK USULİ TUZAKLAR   Özet Enflasyonist ekonomik iklim ve konut/işyeri kiralarındaki fahiş artışlar, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 344. maddesinde düzenlenen kira bedelinin tespiti davalarını uygulamanın en merkezine yerleştirmiştir. Özellikle 5 yıllık sürenin dolmasından sonra açılan davalarda, hâkimin takdir yetkisi, TÜFE oranının rolü, hak ve nesafet indirimi ile Yargıtay’ın son dönem içtihatları mülkiyet hakkı ile sözleşme dengesini korumayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada, kira tespit davalarının hukuki niteliği, dava şartları, hesaplama yöntemleri ve uygulamada hak kayıplarına yol açan usuli riskler incelenmiştir. 1. Giriş ve Hukuki Niteliği Türk Borçlar Kanunu’nun 344/3. hükmü, taraflar arasında herhangi bir anlaşma olup olmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde yeni dönem kira bedelinin hâkim tarafından hakkaniyete uygun olarak belirleneceğini öngörür. Öğretide ve Yargıtay uygulamasında kabul edildiği üzere, kira tespit davası klasik anlamda bir eda davası olmayıp, yenilik doğurucu (inşai) sonuçlar doğuran bir tespit davasıdır. Mahkeme kararıyla geçmişe dönük bir alacak tahsil edilmez; gelecekte uygulanacak kira bedeli hukuki kesinliğe kavuşturulur. 2. Dava Şartları ve Usuli Süreçler A. Zorunlu Arabuluculuk Şartı 1 Eylül 2023 tarihinden itibaren kira hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda olduğu gibi kira tespit davalarında da dava açmadan önce arabulucuya başvurulması zorunlu bir dava şartıdır. Arabuluculuk son tutanağının aslı veya onaylı örneği dava dilekçesine eklenmelidir; aksi halde dava, HMK m. 114/2 uyarınca usulden reddedilir. B. 30 Günlük İhtar Kuralı ve Süreler (TBK m. 345) Kira tespit davası her zaman açılabilir; ancak kararın hangi dönemin başından itibaren geçerli olacağı TBK m. 345 hükmüne tabidir: Dava, yeni kira döneminin başlangıcından en az otuz gün önce açılmışsa ya da kiraya veren bu süre içinde kiracıya yazılı ihtar göndermiş ve dava yeni dönem sonuna kadar açılmışsa, mahkemenin tespit edeceği bedel yeni dönemin başından itibaren geçerli olur. Bu süreler geçirildiği takdirde tespit edilen bedel, bir sonraki yeni kira döneminin başından itibaren hüküm ifade eder. 3. 5 Yıl Sonrası Kira Tespiti ve Yargıtay’ın “Üçlü Kriter” Yaklaşımı Beş yıllık sürenin dolmasından sonra açılan davalarda hâkim, rayiç bedeli tayin ederken mutlak bir serbestiye sahip değildir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre hâkimin dikkate alması gereken üç temel ölçüt bulunmaktadır: TÜFE On İki Aylık Ortalamalara Göre Değişim Oranı: Bu oran, yeni tespit edilecek bedel için doğrudan bir tavan olmasa da, hâkimin göz önünde bulunduracağı alt sınır/gösterge niteliğindedir. Yargıtay kararlarında, belirlenecek bedelin en son ödenen kiranın TÜFE artışlı halinden düşük olamayacağı kabul edilmektedir. Kiralananın Fiziki ve Hukuki Durumu: Taşınmazın konumu, yaşı, metrekaresi, cephesi, kullanım amacı, alt yapı özellikleri, asansör, otopark gibi unsurlar bilirkişi marifetiyle incelenir. Emsal Kira Bedelleri: Çevredeki benzer nitelikteki taşınmazların aynı dönemde serbest piyasada kiralandığı bedeller somut verilerle (emsal sözleşmeler, zabıta araştırmaları vb.) tespit edilir. Hak ve Nesafet İndirimi (%) Yargıtay uygulamasına göre, yukarıdaki kriterlerle ulaşılan ham rayiç bedel üzerinden, kiracının eski kiracılık olgusu (vefa indirimi) gözetilerek %10 ile %20 arasında hakkaniyet indirimi yapılır. Eski kiracının getirdiği bu avantaj, hak ve nesafet süzgecinden geçirilerek nihai rakama ulaşılmasını sağlar. 4. Uygulamadaki En Büyük Riskler ve Usuli Tuzaklar A. Islah Yapılamaması ve Kısmi Dava Yasağı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kökleşmiş içtihatlarına göre; kira tespit davası kısmi dava veya belirsiz alacak davası olarak açılamaz. Bu kuralın doğal bir sonucu olarak, yargılama sırasında ıslah yoluyla talep edilen kira bedelinin artırılması mümkün değildir. Pratik Sonuç: Dava dilekçesinde talep edilen rakam (örneğin aylık 35.000 TL) bağlayıcıdır. Bilirkişi raporunda rayiç 50.000 TL çıkşa dahi, talep aşımı yasağı sebebiyle hâkim en fazla talep edilen 35.000 TL’ye hükmedebilir. “Fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması” ibaresi bu davalarda hukuki sonuç doğurmaz. Bu nedenle dava açılmadan önceki piyasa araştırması son derece titiz yapılmalıdır. B. İcraya Koyabilme Şartı (Kesinleşme Zorunluluğu) Kira tespit ilamları eda hükmü içermediğinden (ilamda doğrudan “X TL’nin tahsiline” denilemediğinden) ilamlı icra takibine konulamaz. Ayrıca, 12.11.1979 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince kira tespit kararları kesinleşmeden infaz edilemez (icraya konulamaz). İstinaf ve temyiz süreçleri bitmeden fark alacakları için icra takibi başlatılamaz; birikmiş farklar için karar kesinleştikten sonra işlem yapılır. 5. Sonuç Kira tespit davaları, şekil kurallarına ve katı usul hükümleriyle örülü bir alandır. Özellikle 5 yıllık barajın aşılmasından sonra açılacak davalarda, talep sonucunun net ve gerçeğe en yakın rayici yansıtacak şekilde kurgulanması, ıslah yasağı ve kesinleşme şartı gibi hususların başta gözetilmesi hak kayıplarını önleyecektir. Yargıtay’ın aradığı üçlü kriter dengesi, hakkaniyet indirimiyle harmanlandığında hem mülk sahibinin mülkiyet hakkını korumakta hem de dengeli bir hukuki zemin sunmaktadır. Av. Ali TOPÇU 

KİRA TESPİT DAVALARINDA BEŞ YILLIK DÖNEMİN DOLMASI, HAK VE NESAFET İLKESİ VE UYGULAMADAKİ KRİTİK USULİ TUZAKLAR Read More »

FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son)

Mirastan Mal Kaçırma (Muris Muvazaası) Mirastan Mal Kaçırma (Muris Muvazaası)  Miras, sadece bir mal varlığının devri değil, aslında bir aile içindeki adalet dengesinin son sınavıdır. Ancak çoğu zaman bu denge; evlatlar arasında yapılan ayrımcılık, ikinci eş faktörü veya “bakıp gözetme” karşılığında bir evladın diğerlerine tercih edilmesiyle bozulur. Türk hukukunda en sık karşılaşılan uyuşmazlıklardan biri olan muris muvazaası, yani halk arasındaki adıyla mirastan mal kaçırma, işte bu bozulan dengeyi düzeltmek için hukukun sunduğu en güçlü silahtır. Muris Muvazaası Nedir? (Görünürdeki Satış, Gerçekteki Bağış) En basit tanımıyla muris muvazaası; bir kimsenin (muris), mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla tapuda yaptığı danışıklı işlemdir. Burada genellikle “iki yüzlü” bir işlem vardır: Görünürdeki İşlem: Muris, taşınmazını bir mirasçısına veya üçüncü bir kişiye “satmış” veya “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” yapmış gibi gösterir. Gizli İşlem: Aslında muris bu malı satmamış, bağışlamıştır. Ancak bağışlama işlemi, diğer mirasçıların ileride dava açmasını engellemek amacıyla “satış” maskesi altına gizlenir. Neden Yapılır? (İnsani ve Sosyal Nedenler) Toplumumuzda mirastan mal kaçırma eyleminin altında genellikle şu toplumsal sebepler yatar: Cinsiyet Ayrımcılığı: Mal varlığını sadece erkek çocuklara devretme isteği. İkinci Eş ve Çocuklar: İlk eşten olan çocuklardan mal kaçırıp yeni eşe veya ondan olan çocuklara aktarma çabası. Bakım Kaygısı: Yaşlılık döneminde kendisine bakan çocuğuna “mükafat” verme arzusu (Ancak hukuk, minnet duygusunun diğer mirasçıların saklı payını ihlal etmesine izin vermez). Bir İşlemin “Mal Kaçırma” Olduğu Nasıl Anlaşılır? Yargıtay, bir işlemin muvazaalı (danışıklı) olup olmadığını belirlemek için bazı kriterler geliştirmiştir. Mahkeme şu soruların cevabını arar: Satış Bedeli ile Gerçek Değer Arasındaki Fark: Tapuda gösterilen bedel ile evin o günkü piyasa değeri arasında uçurum var mı? Murişin Paraya İhtiyacı Var mıydı?: Malı satan kişinin o dönemde paraya ihtiyacı olup olmadığı, banka hesap hareketleri incelenir. Alıcının Ödeme Gücü: Malı devralan kişinin (örneğin işsiz bir evladın) o mülkü alacak maddi gücü var mı? Aile İçi Durum ve Gelenekler: Aile içindeki ilişkiler, yöresel gelenekler ve taraflar arasındaki husumetler göz önünde bulundurulur. Mağdur Mirasçılar Ne Yapabilir? (Tapu İptal ve Tescil Davası) Mirasçılar, murisin ölümünden sonra bu muvazaalı işlemin iptali için Tapu İptal ve Tescil Davası açabilirler. Önemli Not: Muris muvazaasına dayalı davalarda herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre yoktur. Murisin ölümünden 10 yıl sonra bile, işlemin muvazaalı olduğu öğrenilirse dava açılabilir. Kimler Dava Açabilir? Sadece saklı paylı mirasçılar değil, miras hakkı zedelenen tüm mirasçılar (yasal mirasçılar, atanmış mirasçılar) bu davayı açma hakkına sahiptir. Hatta mirası reddetmemiş olmak kaydıyla, payı oranında iptal isteyebilirler. Sonuç: Adalet Er ya da Geç Tecelli Eder Miras paylaşımı, aile bağlarını koparan bir sürece dönüşmemelidir. Ancak bir mirasçının hakkı, diğerine haksız bir şekilde devredilmişse, Türk Hukuku “mirasçılardan mal kaçırma” kastını korumaz. Muris muvazaası davaları, teknik detayları yoğun, ispat yükü hassas olan profesyonel süreçlerdir. Hak kaybına uğramamak adına bir uzman görüşü almak, sadece maddi haklarınızı değil, aile içindeki adalet duygusunu da korumanızı sağlar. Av. Ali TOPÇU 

FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son) Read More »

FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son)

FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son) FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son) Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma Davası İçin Gerekli Aşama ve Şartlar Fiili ayrılık, eşlerin kanunda belirtilen süreden daha uzun bir süre boyunca ayrı yaşaması durumudur. Bu durum, Türk Medeni Kanunu’na (TMK) göre boşanma sebebi olarak kabul edilmektedir. Kural olarak boşanma davası açmış olan ancak dava sonucunda diğer eşe nazaran daha ağır kusurlu bulunan tarafın boşanma davası reddedilmektedir. O halde davası reddolunan taraf, kararın kesinleşmesini takiben 1 yıl içerisinde ”ortak hayatın yeniden kurulamaması” sebebine dayalı olarak, eşiyle bu süreçte ayrı yaşadıklarını ispatladığı takdirde kusuru olsun olmasın boşanma davası açabilecektir. Bunun için gereken şartları birlikte inceleyelim: 1. Yasal Şartın Oluşması Öncelikle, fiili ayrılık nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin son fıkrasında belirtilen şartların yerine gelmesi gerekir. Bu maddeye göre, ortak hayatın yeniden kurulamaması ve boşanma sebebine dayalı davanın reddedilmesinden sonra bir yıl süreyle fiili ayrılığın devam etmesi gerekir. ( Düzenlemeden önce üç yıllık bir ayrılık süreci gerekmekteydi.) İlk dava: Daha önce açılmış bir boşanma davasının reddedilmiş olması şarttır. Bu dava, herhangi bir boşanma sebebiyle açılmış olabilir. (örneğin, evlilik birliğinin temelden sarsılması, zina, terk). Fiili ayrılık süresi: İlk davanın reddedilmesi kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl boyunca eşlerin fiili olarak ayrı yaşaması gerekmektedir. Bu süre, mahkeme kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlar. 2. Dava Dilekçesinin Hazırlanması Dava açmak için ilk adım, doğru ve eksiksiz bir dava dilekçesi hazırlamaktır. Dilekçede şu bilgilere yer verilmelidir: Mahkeme Adı: Yetkili Aile Mahkemesi’ne hitaben yazılmalıdır. Davacı ve Davalı Bilgileri: Ad-soyad, T.C. kimlik numarası, adres gibi kimlik bilgileri. Konu: “Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma Davası” şeklinde açıkça belirtilmelidir. Açıklamalar (Olaylar): Evliliğin ne zaman ve nasıl kurulduğu, daha önceki boşanma davasının ne zaman açıldığı ve reddedildiği, ret kararının ne zaman kesinleştiği ve bu tarihten itibaren eşlerin bir yıldır ayrı yaşadığı detaylı bir şekilde anlatılmalıdır. Ortak hayatın yeniden kurulamadığına dair kanıtlar da bu kısımda belirtilebilir. Deliller: Nüfus kayıt örneği, tanık beyanları, önceki boşanma davası dosyası gibi deliller sıralanmalıdır. Hukuki Sebep: TMK m. 166/son açıkça belirtilmelidir. Talep (Sonuç): Evliliğin boşanma kararıyla sonlandırılması, varsa nafaka, velayet, maddi ve manevi tazminat gibi talepler net bir şekilde yazılmalıdır. Dava Sürecinde Dikkat Edilmesi Gerekenler Dava süreci boyunca hak kaybına uğramamak için bazı önemli noktalara dikkat etmek gerekir. Delillerin Toplanması: Fiili ayrılığın devam ettiğini ve ortak hayatın yeniden kurulamadığını ispatlamak önemlidir. Bu, tanık beyanları, fotoğraflar, resmi belgeler veya ayrı adreslerde yaşandığına dair kira sözleşmeleri gibi çeşitli delillerle desteklenebilir. Duruşmalara Katılım: Mahkemece belirlenen duruşma tarihlerine bizzat katılmak veya bir avukat aracılığıyla temsil edilmek zorunludur. Talep ve Haklar: Boşanma davası ile birlikte nafaka (yoksulluk ve iştirak), maddi ve manevi tazminat, çocukların velayeti, kişisel ilişki kurulması gibi hususlar da talep edilmelidir. Bu talepler, dava dilekçesinde belirtilmediği takdirde sonradan ileri sürülmesi zor olabilir. Tebligat Takibi: Mahkeme kararları ve duruşma günleri, belirtilen adrese tebligat yoluyla bildirilir. Adres değişikliklerinin mahkemeye bildirilmesi ve tebligatların düzenli takibi önemlidir. Fiili ayrılık nedeniyle boşanma süreci karmaşık hukuki prosedürler içermektedir. Bu nedenle, hak kaybına uğramamak, süreci doğru yönetmek ve tüm hukuki haklardan yararlanmak için mutlaka bir avukatın hukuki yardımından faydalanmak büyük önem taşımaktadır. Bir avukat, dilekçe hazırlığından, delil sunumuna ve duruşma takibine kadar tüm aşamalarda size rehberlik edecektir. Av. Ali TOPÇU 

FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA (TMK m.166/son) Read More »

Miras Ortaklığına Temsilci Atanması Davası

MİRAS ORTAKLIĞINA TEMSİLCİ ATANMASI Türk Medeni Kanunu, miras hukukuna ilişkin hükümlerle, miras paylaşımından önce terekenin sahipliği ve yönetimine dair düzenlemeler getirmiştir. Eğer yalnızca bir mirasçı mevcutsa, yönetim açısından herhangi bir sorun yaşanmaz. Ancak birden fazla mirasçı olduğunda, mirasın paylaşılmasına kadar geçen süreçte sorunlar ortaya çıkabilir. Kanun, birden çok mirasçının bulunduğu durumda, mirasın mirasçılara intikal ettiği andan itibaren elbirliğiyle mülkiyetin (diğer bir ifadeyle iştirak hâlinde mülkiyetin) oluşacağını hükme bağlamıştır. Bu mülkiyet ilişkisi, kadın-erkek, yaşlı-genç, uzak-yakın ayrımı olmaksızın tüm mirasçılar arasında eşit şekilde uygulanır. Elbirliğiyle mülkiyet yalnızca terekeye ait aktifleri değil, borçları da kapsar. Mirasçılar, terekeye ilişkin tüm kararları birlikte almak zorundadır. Ancak çok sayıda mirasçının bulunduğu durumlarda her kararın ortaklaşa alınması pratikte mümkün olmayabilir. Bazı toplumsal değerler, örneğin en yaşlı veya erkek bireyin öncelikli söz hakkına sahip olduğunu öne sürebilir. Ancak bu durumun kanunda karşılığı yoktur. Yasaya uygun hareket eden mirasçılar arasında anlaşmazlıkların ortaya çıkması hâlinde, miras ortaklığı için temsilci atanması kurumu devreye girer. Miras Ortaklığına Temsilci Atanması Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesinin üçüncü fıkrası, miras ortaklığına temsilci atanması için yasal dayanağı oluşturur. İlgili hükme göre: “Mirasçılardan birinin istemi üzerine sulh mahkemesi, miras ortaklığına paylaşmaya kadar bir temsilci atayabilir.” Bu düzenleme, herhangi bir mirasçının başvurusu üzerine temsilci atanması için yeterli bir sebep oluşturur. Temsilcinin atanması ve bu sıfatına yapılacak itirazlar, vesayet makamı tarafından değerlendirilir. Eğer bu makamdan sonuç alınamazsa, konu denetim makamına taşınır. Yetkili ve Görevli Mahkeme Miras ortaklığına temsilci atanması davası, sulh hukuk mahkemesinde görülür. Eğer dava bu mahkemede açılmazsa, görevsizlik kararı ile karşılaşılması kaçınılmazdır. Yetkili mahkeme ise mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Başka bir yer mahkemesinde dava açılması hâlinde, davanın yetkisizlik nedeniyle reddedileceği unutulmamalıdır. Davanın Şartları Temsilci atanması talebinde bulunacak kişinin, mirasçı sıfatına sahip olması zorunludur. Bu sıfatın ispatı ise mirasçılık belgesiyle mümkündür. Davayı yasal ya da atanmış mirasçılar açabilir. Ancak dava sürecinde mirasçılık sıfatını kaybeden kişinin talebi reddedilir. Ayrıca, vasiyeti yerine getirme görevlisinin atanmış olduğu, terekenin resmen yönetilmesine karar verildiği veya resmi tasfiye hâlinde olduğu durumlarda miras ortaklığına temsilci atanamaz. Mahkemenin Temsilci Atama Yetkisi Kanun, sulh mahkemesi hâkiminin temsilci atanması konusunda takdir yetkisi bulunduğunu belirtir. Hâkim, miras ortaklığında bir sorun olmadığı ve tarafların terekenin yönetiminde uyumlu hareket edebildikleri kanaatine varırsa, temsilci atanması talebini reddedebilir. Ancak bir mirasçının bile temsilci atanması talebiyle başvurmuş olması, genellikle ortaklıkta bir sorun bulunduğuna işaret eder. Temsilci Atanması Sürecinde Dikkat Edilecek Hususlar Yargıtay kararlarına göre, dava diğer tüm mirasçılara yöneltilmelidir. Bu yaklaşım, temsilci atanması kadar temsilcinin kim olacağı hususunda da önem arz eder. Diğer mirasçıların davaya dâhil edilmesi, ortaklığın menfaatine olacaktır. Kimler Temsilci Olarak Atanabilir? Sulh hukuk mahkemesi hâkimi, temsilciyi atama yetkisine sahiptir. Atama öncesinde mirasçıların görüşleri alınabilir ve temsilci adaylarına ilişkin öneriler değerlendirilebilir. Temsilcinin, terekeyi yönetebilecek bilgi ve beceriye sahip olması gerekir. Gerekli hâllerde, uzmanlık gerektiren terekeler için tüzel kişiler de temsilci olarak atanabilir. Terekeye Temsilci Atanmasının Alternatif Yolları Eğer mirasçılar arasında uyum sağlanabiliyorsa, dava yoluna gitmeden de bir kişi yetkilendirilebilir. Ancak bu durumda yetkilendirme, mirasçılardan biri tarafından her an geri alınabilir. Bu nedenle, daha kalıcı ve etkin bir çözüm için yasal temsilci atanması yolunun tercih edilmesi daha yerinde olacaktır. Temsilcinin Yetki ve Sorumlulukları Atanan temsilci, öncelikle terekedeki malları, borçları ve alacakları içeren bir defter hazırlamalıdır. Bu defter, mirasçılara tebliğ edilir ve itirazlar sulh hukuk mahkemesine yapılır. Temsilci, terekedeki tüm işlemleri belgelerle kayıt altına almak ve her üç ayda bir hesap vermekle yükümlüdür. Harcamalar, öncelikli olarak terekeden karşılanır; bu mümkün değilse başvuruda bulunan mirasçıdan tahsil edilir. Sonuç Miras ortaklığı temsilcisi, terekenin zarar görmesini önlemek ve mirasçıların haklarını korumak için önemli bir role sahiptir. Bu nedenle, atamada seçilecek kişinin uzmanlık ve güvenilirlik kriterlerine uygun olması büyük önem taşır. Temsilcinin yetkisi, mirasın paylaşılmasına veya temsilcinin vefatına kadar devam eder.   Av. Ali TOPÇU 

Miras Ortaklığına Temsilci Atanması Davası Read More »

Paydaşların Ön Alım Hakkı

PAYDAŞLARIN ÖN ALIM HAKKI Hisseli Tapularda Ön Alım Hakkı Giriş Hisseli tapular, birden fazla kişinin bir taşınmaz üzerinde ortak mülkiyete sahip olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu tür mülkiyetlerde, paydaşlardan birinin kendi payını üçüncü bir kişiye satmak istemesi durumunda, diğer paydaşların öncelikli satın alma hakkı olan “ön alım hakkı” devreye girer. Bu makalede, hisseli tapularda önalım hakkının ne olduğu, kapsamı, önemi ve hukuki düzenlemesi hakkında detaylı bir inceleme yapılacaktır. Ön Alım Hakkı Nedir?Ön alım hakkı, paylı mülkiyetin temel prensiplerinden biri olup, paydaşlar arasındaki dayanışmayı ve mülkiyetin bir bütünlük içinde kalmasını amaçlar. Bu hak sayesinde, bir paydaşın kendi iradesiyle diğer paydaşların rızası olmaksızın mülkiyet yapısını değiştirmesi engellenir. Ön alım hakkının doğması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir: Paylı mülkiyet: Bir taşınmazın birden fazla kişinin ortak mülkiyetinde olması.Payın üçüncü kişiye satılması: Bir paydaşın kendi payını tamamen veya kısmen bir başkasına satması.Diğer paydaşların bilgilendirilmesi: Satış işlemi öncesinde diğer paydaşlara satışı kabul edip etmeyecekleri konusunda bir süre verilmesi. Ön Alım Hakkının Önemi Mülkiyetin Birliği: Ön alım hakkı, paylı mülkiyetin bir bütünlük içinde kalmasını sağlayarak, mülkiyet ilişkilerindeki belirsizlikleri ortadan kaldırır.Paydaşların Korunması: Diğer paydaşların, mülkiyet yapısındaki ani değişikliklerden ve istenmeyen kişilerin mülkiyete girmesinden korunmasını sağlar.Hukuki Güvenlik: Ön alım hakkı, hukuki bir güvenlik mekanizması olarak işlev görerek, paydaşlar arasındaki anlaşmazlıkları önler ve hukuki uyuşmazlıkların çözümünde önemli bir rol oynar. Ön Alım Hakkının Hukuki DüzenlemesiTürk Medeni Kanunu’nda ön alım hakkı düzenlenmiştir. Kanuna göre, paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.   Ön alım hakkının kullanılması için belirli bir süre içinde diğer paydaşlara bildirimde bulunulması gerekmektedir. Bu süre, genellikle kanun veya sözleşmelerde belirtilir. Ön Alım Hakkının KullanılmasıÖn alım hakkını kullanmak isteyen paydaş, belirlenen süre içinde satıcıya veya alıcıya yazılı olarak bildirimde bulunmalıdır. Bildirimde, payı satın almak istediği ve satılan payın bedelini ödemeye hazır olduğu belirtilmelidir. Ön alım hakkını kullanan paydaş, satılan payın bedelini aynı şartlarla ödemek zorundadır. Aksi takdirde, ön alım hakkı düşer ve satış işlemi geçerli sayılır. Ön Alım Hakkına Engel Olan Durumlar 1. Fiili Taksim Yargıtay’ın müstakar hale gelmiş uygulaması bağlamında, paylı mülkiyete tabi olup da fiilen taksim edilmiş taşınmazlarda, paydaşlardan birinin payını devretmesi halinde diğer paydaşların önalım hakkını kullanmak istemesi hakkın kötüye kullanımı teşkil eder. Belirtmek gerekir ki, bu yönde, yani fiili paylaşma halinde yasal önalım hakkının olmadığı veya kullanılamayacağı yönünde herhangi bir kanun hükmü söz konusu değildir. Yargıtay, bu hususta bir içtihadı birleştirme kararı vermiş de değildir; ancak çok uzun zamandır istikrarlı bir şekilde bu içtihadını sürdürmektedir Yargıtay uygulamasına göre, fiili taksimin söz konusu olması için, yasal önalım hakkına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmazın paydaşlarca kendi aralarında taksim edilmiş ve taksim sonucu ortaya çıkan bölümlerin paydaşlara özgülenmiş olması gerekmektedir. Bu halde, bir paydaşın kendi payını devretmesi halinde diğer paydaşların önalım hakkını kullanmak istemesini Yargıtay hakkın kötüye kullanımı olarak görmektedir. Öğretide bir görüş Yargıtay’ın fiili taksime ilişkin uygulamasını isabetli bulurken, diğer bir görüş -deyim yerindeyse- bu uygulamaya şüpheyle yaklaşmaktadır. Kanaatimizce de, taşınmazın fiilen taksim edildiği her olayda önalım hakkının kötüye kullanıldığını kabul etmek yerine her somut olay bakımından değerlendirme yapmak gerekir. 2. Miras Hukukuna İlişkin Amaçlarla Akrabaya Yapılan Devir Yargıtay 27.03.1957 tarih ve 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla “Müşterek mülkün hissedarları, hisselerini karı ve kocaya, evlada veyahut akrabaya temlik etmeleri halinde şeklen satış akdi bulunsa bile hakikatte satıştan gayri miras hukukuna müteferri maksatların veya hibe gibi mülahazaların hâkim olduğu ahvalde Medeni Kanunun hakiki satışlarda kabul eylediği şuf’a hakkının cereyan etmeyeceği” ni kabul etmiştir. Bu kararla birlikte Yargıtay, görünüşte satım sözleşmesi olsa bile gerçekte miras hukukuna müteferri amaçlarla bağış yapılması halinde, bir başka ifadeyle esasen muvazaanın söz konusu olduğu bu türden işlemlerde -gerçekte bir satım sözleşmesi olmadığı için- önalım hakkının kullanılamayacağını kabul etmiştir. Bu halde, Yargıtay, davalının muvazaayı ileri sürmesinide hakkın kötüye kullanımı olarak görmemektedir. Öğretide de, çoğunlukla bu uygulama kabul görmektedir. Öte yandan, Yargıtay burada akrabayı sadece mirasçılarla da sınırlandırmamaktadır. Ancak öğretide akraba kavramının miras hukuku anlamında mirasçı sıfatıtaşıyan akrabalar olarak anlaşılması gerektiğini ifade eden yazarlar da vardır. Ön Alım Hakkını Kullanmakta Hak Düşürücü Süre Kanundan doğan Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden 3 ay ve her hâlde satışın üzerinden 2 yıl geçmekle düşer. Örneklemek gerekirse 01.01.2023 tarihinde paylı mülkiyete konu malın başka bir kişiye satımı halinde kişinin satıldığı gün noterle bildirildiyse 01.04.2023 tarihine kadar;01.03.2023 tarihinde bildirim olduysa (kanun bildirim şartı koyduğundan) bu tarihten itibaren 3 aylık süre işler 01.06.2023 tarihine kadar;01.12.2024 yılında bildirim olduğu varsayımında 01.01.2025 son tarih olacaktır burada 3 ay geçmeden hak düşecektir. Çünkü kanunda herhalukarda 2 yıl geçmekle düşeceği öngörülmüştür.Sözleşmeden doğan alım hakkı, tarafların sözleşmede kararlaştırdıkları süre zarfında öne sürülebilir fakat kanunda belirtilen 10 yıllık şerh süresini aşamaz,10 yılın geçmesiyle kendiliğinden düşer.(TBK 238) Sonuç Ön alım hakkı, hisseli tapularda paydaşların haklarını koruyan önemli bir hukuki kurumdur. Bu hak, paylı mülkiyet ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve mülkiyetin bir bütünlük içinde kalması açısından büyük önem taşır. Paydaşlardan herbiri payını satan hissedarın payını almak için üçüncü kişilere nazaran önce satın alma hakkına sahiptir. Hissesini satacak pay sahibi, hissesini satmadan evvel diğer paydaşların önalım haklarını kullanıp kullanmama ihtimaline binaen ihtarname göndermeli, paydaşlar ön alım haklarını kullanmadığı takdirde payını dilediği kişiye satabilmektedir. Fiili taksim ve Miras Hukukuna İlişkin Akrabaya Devredilen birtakım işlemlerde de önalımın kullanılamayacağı Yargıtay içtihatlarınca benimsenmiştir. Önalım hakkını kanunda veya sözleşmede belirtilen sürelerde kullanılması gerekmektedir. Av. Ali TOPÇU    Not: Bu makale, genel bilgilendirme amaçlı olup, hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Her bir miras davası farklılık gösterebileceğinden, durumunuza özel hukuki tavsiye almak için bir avukata danışmanız önerilir.

Paydaşların Ön Alım Hakkı Read More »

Miras Mal Üzerindeki Ortaklığın Giderilmesi

Miras Mal Üzerindeki Ortaklığın Giderilmesi (Paylaşım)     Giriş Miras yoluyla edinilen taşınmazların, mirasçılar arasında ortaklık oluşturması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ancak, mirasçılar arasında anlaşmazlıklar yaşanması, taşınmazın kullanımında zorluklar yaşanması veya ekonomik nedenlerle ortaklığın devamının mümkün olmaması gibi durumlarda ortaklığın giderilmesi gerekebilir. Bu makalede, miras yoluyla edinilen bir taşınmazın ortaklığının giderilmesi davası hakkında temel bilgiler ve hukuki süreç detaylı bir şekilde ele alınacaktır. Miras Ortaklığı ve Giderilme Sebepleri Miras ortaklığı, bir veya birden fazla kişinin miras yoluyla aynı taşınmaza ortak olma durumudur. Bu halde mirasçılar arasında iştirak (el birliği) halinde mülkiyetten söz edilir. Bu ortaklığın giderilmesi, malların paylaşılması Türk Medeni Kanunu, mirasçılara bu ortaklığı sürdürme zorunluluğu getirmez. Bu ortaklığın giderilmesi, malların paylaşılmasını tüm mirasçıların isteği halinde rizaen paylaşılabilmektedir. Ancak mirasçılardan herhangi biri belirlenen paylaşmayı istemediği takdirde işbu paylaşımı sağlamanın yegane yolu Ortaklığın Giderilmesi Davasıdır. Bu nedenle, mirasçılardan herhangi biri dilediği zaman ortaklığın giderilmesini mahkemeden isteyebilecektir. Ortaklığın giderilmesi için başvurulabilecek nedenler şunlardır: Taşınmazın bölünemez olması: Taşınmazın fiziksel veya ekonomik olarak bölünemez olması durumunda, ortaklığın devamı mümkün olmayabilir. Taşınmazın ortaklar arasında kullanılmasında anlaşmazlıklar: Ortaklar arasında taşınmazın kullanımına ilişkin anlaşmazlıklar yaşanması, ortaklığın devamına engel olabilir. Taşınmazın bir kısmının bozulması veya yok olması: Taşınmazın bir kısmının bozulması veya yok olması durumunda, ortaklığın payları arasında oransızlık oluşabilir ve bu durum ortaklığın giderilmesine neden olabilir. Ortaklardan birinin ekonomik durumu: Ortaklardan birinin ekonomik durumu kötüleşmesi ve taşınmazın bakım masraflarını karşılayamaması durumunda, diğer ortaklar ortaklığın giderilmesini talep edebilir. Ortaklığın Giderilmesi Davası Ortaklığın giderilmesi için yetkili mahkemeye dava açılması gerekir.Yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Dava dilekçesinde, mirasçılar, miras bırakan, miras konusu taşınmaz ve ortaklığın giderilmesi talebi açıkça belirtilmelidir. Dava sürecinde aşağıdaki hususlar önemlidir: Bilirkişi incelemesi: Mahkeme, taşınmazın değeri ve bölünebilirliği konusunda bilirkişi incelemesi isteyebilir. Payların tespiti: Mirasçılar arasındaki payların tespiti için gerekli işlemler yapılır. Taşınmazın satışına karar verilmesi: Eğer taşınmazın bölünmesi mümkün değilse veya ortaklar arasında anlaşmazlık devam ediyorsa, mahkeme taşınmazın satışına karar verebilir. Satış bedelinin paylaştırılması: Satış bedeli, mirasçılar arasında payları oranında paylaştırılır. Ortaklığın Giderilmesinin Hukuki Sonuçları Ortaklığın giderilmesi davası sonuçlandığında, miras ortaklığı sona erer ve taşınmazın mülkiyeti, ortaklar arasında payları oranında bölünür veya taşınmaz satılır ve satış bedeli paylaştırılır. Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Avukat tutmak: Miras hukuku karmaşık bir alandır. Bu nedenle, ortaklığın giderilmesi davası açmadan önce bir avukata danışmak önemlidir. Dava süreci uzun sürebilir: Dava sürecinin uzun sürmesi olasıdır. Bu nedenle, sabırlı olmak ve avukatınızın talimatlarına uymak gerekir. Masraflar: Dava sürecinde çeşitli masraflar (harç, avukatlık ücreti vb.) ortaya çıkabilir. Bu masrafların nasıl karşılanacağı, ortaklık sözleşmesi veya mahkeme kararı ile belirlenir. Kural olarak bu masraflar davacıya ait olmakta, dava sonuçlandığında ise bu masraflar paylar oranında diğer mirasçılardan geri alınmaktadır.  Muhdesad Kavramı Muhdesat; kelime anlamı itibarıyla sonradan yapılmış, sonradan meydana gelmiş şeyler anlamına gelmektedir. Hukuk terminolojisinde ise mülkiyeti bir başkasına ait bir arazi üzerinde bulunan bina türü yapılar ile ağaç, bağ gibi bitkilere muhdesat denir. Muhdesat, tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilir. 22.12.1995 tarihli ve 1/3 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı üzere, Eşya Hukukunda “muhdesat” kavramından bir arazi üzerindeki arz malikinden başkasına veya bir paydaşa ait yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir. Bir kişi lehine muhdesatın tespitine ve bunun kütüğün beyanlar hanesine yazılmasına 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 19/2 maddesi olanak sağlamaktadır. Gerçekten, anılan hüküm uyarınca, “… Taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir. (Aynı yönde Y.14.HD T. 28.6.2011 E. 2011/5247 K. 2011/8476) Taşınmazların paylaşımından önce birtakım mirasçılar, taşınmazı ekip biçmiş veya üzerine taşınmaz inşa etmiş olabilir. Bu durumda müktesadın varlığından söz edilecektir. Dava süresince hissseler hesaplanırken bu müktesadların sahiplerinin paylarına ayrıca bu eşyaların bedelleri de eklenecektir.  Sonuç Miras yoluyla edinilen taşınmazların ortaklığı, mirasçılar arasında anlaşmazlıklara neden olabilir. Ortaklığın giderilmesi davası, bu tür anlaşmazlıkların çözümünde etkili bir yöntemdir. Ancak, bu sürecin hukuki ve ekonomik sonuçları olabileceği için, uzman bir avukattan destek almak önemlidir. Not: Bu makale, genel bilgilendirme amaçlı olup, hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Her bir miras davası farklılık gösterebileceğinden, durumunuza özel hukuki tavsiye almak için bir avukata danışmanız önerilir.   Av. Ali TOPÇU 

Miras Mal Üzerindeki Ortaklığın Giderilmesi Read More »

Konut İhtiyacı Nedenine Dayalı Tahliye Davalarında Kirada Oturan İhtiyaçlının Kirada Oturması İhtiyacın Varlığının Başlıca Kanıtıdır. Bu nedenle Tahliye Kararı Verilmesi Gerekir.

Konut İhtiyacı Nedenine Dayalı Tahliye Davalarında Kirada Oturan İhtiyaçlının Kirada Oturması İhtiyacın Varlığının Başlıca Kanıtıdır. Bu nedenle Tahliye Kararı Verilmesi Gerekir. 3. Hukuk Dairesi         2018/7751 E.  ,  2019/493 K.   “İçtihat Metni” MAHKEMESİ:SULH HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:Y A R G I T A Y K A R A R IDavacı, davalı ile aralarında 30.11.2014 başlangıç tarihli kira sözleşmesi bulunduğunu, oğlunun işten çıkartılması sebebiyle çalıştığı ilçeden taşınarak dava konusu taşınmazın bulunduğu … ilçesine yerleştiğini, halen başka bir konutta kiracı olarak yaşadığını belirterek oğlunun konut ihtiyacı nedeniyle kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir.Davalı, davanın reddini dilemiştir.Mahkemece, davacı tarafın ihtiyaç iddiasının samimi olduğunu kanıtlayamamış olması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arzetmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.Somut olayda; Taraflar arasında 30.11.2014 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Dava, davacının oğlunun konut ihtiyacının doğmasına dayanmakta olup, ihtiyaçlının kirada oturduğuna ilişkin akit dosya arasında bulunmaktadır. Konut nedenine dayalı tahliye davalarında kirada oturan ihtiyaçlının kirada oturması ihtiyacın varlığının başlıca kanıtıdır. Dinlenilen davacı tanıklarının da ihtiyaç iddiasını doğruladıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda ihtiyacın samimi, gerçek ve zorunlu olduğunun kabulü icab eder. Mahkemece, ihtiyaç nedeniyle tahliye isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ; Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 23.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.   Av. Ali TOPÇU 

Konut İhtiyacı Nedenine Dayalı Tahliye Davalarında Kirada Oturan İhtiyaçlının Kirada Oturması İhtiyacın Varlığının Başlıca Kanıtıdır. Bu nedenle Tahliye Kararı Verilmesi Gerekir. Read More »

NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNDA BANKA KART SAHİPLERİNİN CEZAİ SORUMLULUĞU

NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNDA BANKA KART SAHİPLERİNİN CEZAİ SORUMLULUĞU   NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNDA KART SAHİPLERİNİN CEZAİ SORUMLULUĞU A) Genel Olarak Teknolojinin gelişmesiyle birlikte siber suçlarda gözde görülür bir artış sergilenmiş, her geçen gün yeni yöntemlerle farklı dolandırıcılık faaliyetlerinin önü açılmıştır.  Günümüzde asıl dolandırıcılık faaliyetlerini işleyen kişiler, kendilerine kredi veya banka kartını kullandırtacak şahıslar arayışına girmekte, onların gerektiğinde bir ”komisyon ücreti” karşılığı olarak banka hesap bilgilerini kullanmaktadırlar.  Genelde sosyal medya üzerinden herhangi bir ürünün emsallerine oranla daha uygun bir bedele satıyormuş gibi gösterilmekte, ancak müşterilerin ürün bedelini karşı tarafça bildirilen İBAN hesabına gönderilmesine rağmen ürün müşteriye ulaşmamaktadır. Ürünün belirtilen zamanda müşteriye gelmemesi neticesinde dolandırıldığını anlayanlar, soluğu savcılık makamında bulmaktadır. B) Savcılık Aşaması: Şikayet Dolandırıldığını anlayan hak sahipleri, ödediği bedelin iadesi için karakola veya savcılığa başvurmaktadır. Ancak soruşturma aşaması akabinde yargılama aşamasının sonuçlanmasının uzun bir süreyi kapsaması, zarar görenlerin ödediği bedelin enflasyon karşısında ağır bir yenilgiye uğraması nedeniyle pek de hatrı sayılır bir çözüm olamamaktadır. Zarar gören yalnızca dolandırıcılık faaliyetini gerçekleştiren kişi veya kişilerin cezalandırılması ile yetinmesi gerekmektedir.  C) Kart Sahibi Suçtan zarar görenler, şikayetleri sırasında; olayın nasıl gerçekleştiğini, ne sebeple bedelin gönderildiğini, hangi banka hesabına gönderildiği gibi hususlarda ilgili makama bilgi vermektedir. Genellikle sosyal medya üzerinden kişiler, suçtan zarar gören kişilere ulaşırken gizlenmekte ”fake” sosyal medya hesapları veya ”patates hat” olarak tabir edilen, kendi üzerine kayıtlı olmayan genellikle yabancı kişilerin adına kayıtlı hatları kullanarak bu işlemleri yapmaktadırlar. Ancak suçun sosyal medya aracılığı ile işlenmesinin sonucu olarak gönderilen paraların transferleri yine banka hesapları aracılığı ile sağlanmaktadır. İşte burada yukarıda da belirttiğimiz üzere suçu gerçekleştiren kişiler, kimi zaman suç ile alakası olmayan kişilerden edindikleri banka hesapları ile bu suçları gerçekleştirmektedirler.  Zarar görenlerin ifadelerde belirttikleri banka hesaplarının sahipleri, işbu suçta baş şüpheli haline getirmektedir. Ve genelde asıl suçu işleyen kişilerin ”görünmez” taktikleri neticesinde suç, banka hesabını kullandırtan şahısların üzerine kalmaktadır. Bu da kart sahiplerini, nitelikli dolandırıcılık suçu isnadı ile sanık sıfatıyla yargılanmasına sebebiyet vermektedir. D) Nitelikli Dolandırıcılık: TCK m.158 1/f Türk Ceza Kanunu Madde 158;” (1) Dolandırıcılık suçunun;…… f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.” hükmü amirdir. Yukarıda bahsettiğimiz olaylarda, isnad edilen suç genelde bu fıkra hükmünü kapsamaktadır.  2) ADLÎ YARGI İLK DERECE MAHKEMELERİ İLE BÖLGE ADLİYE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA KANUN’unun, Ağır ceza mahkemesinin görevi başlıklı,  12. Maddesine göre; ”Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yeralan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2), niteliklidolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci KitapDördüncü Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324,325 ve 332 nci maddeler hariç) ve 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle MücadeleKanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis,müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlerebakmakla ağır ceza mahkemeleri görevlidir.” şeklinde belirtildiği üzere suç, Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına girmektedir.  3) Suç şikayete tabi bir suç olmayıp resen kovuşturulan bir suçlar arasındadır. Zarar görenin şikayetten vazgeçmesi, suçun kovuşturulmasına engel olmamaktadır.  E) Etkili Savunma Kart sahipleri, asıl suçu işleyen kişilere hesaplarını belli bir menfaat karşılığı kullandırtmakta olsa da, bu durum her zaman hesabının bir suça aracılık olarak kullanıldığının kart sahibince bilindiği anlamına gelmemektedir. Kaldı ki yukarıda izah edildiği üzere bu tür olaylarda işlenen suç, nitelikli dolandırıcılık suçuna sübut verdiğinden, işbu dolandırıcılık suçu da yalnızca KAST ile işlenebildiğinden, eylemden kaynaklı ceza verilebilmesi için dolandırıcılık fiilinin kart sahibince bilinmesi ve sonuçlarının istemesi gerekmektedir. Bu noktada kart sahibinin, dolandırıcılık olayı içerisinde yer almadığını, yalnızca kendi kartını iyi niyetle ile dolandırıcılık fiilini gerçekleştiren şahıslarca kullanmasını sağlayan ancak suç işlendiğinden haberi olmayan ve nihayet suça konu paradan kendisine menfaat sağlanmadığı ispatlandığında kart sahibinin cezai sorumluluğundan bahsedilmeyecektir. ”…Her ne kadar sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan kamu davası açılmış ise de; sanığın banka hesabının kimliği belirsiz kişi yada kişilere iştirak kastı ile kullandırdığı ve suça katıldığına ilişkin yeterli delil  bulunmadığından sanığın  delil  yetersizliği nedeni ile aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” (İSTANBUL ANADOLU 11. AĞIR CEZA MAHKEMESİ DOSYA NO: 2022/847 Esas, KARAR NO: 2024/63 K.T.: 21/02/2024) F) Sonuç Nitelikli dolandırıcılık gibi karmaşık ve ciddi suçlamalarda, avukat savunmasının önemi yadsınamaz. Hukuki süreçlerin karmaşıklığı, cezai yaptırımların ağırlığı ve kamuoyunun bu tür suçlara karşı duyarlılığı göz önüne alındığında, sanığın haklarını koruyacak ve beraatini sağlayacak etkili bir savunma stratejisi oluşturmak hayati önem taşır. Etkili bir avukat, delilleri titizlikle inceleyerek, kanuni boşlukları tespit ederek ve mahkemede güçlü bir savunma yaparak müvekkilinin lehine en iyi sonucu elde etmeyi amaçlar. Özellikle nitelikli dolandırıcılık gibi suçlarda, avukatın, sanığın masumiyet karinesinden yararlanarak, suçlamaların dayandığı delillerin yetersizliğini ortaya koyarak ve olası hukuki savunma gerekçelerini etkin bir şekilde sunarak müvekkilini aklatmaya çalışması beklenir.                                                                                                                                                                                                       Av. Ali TOPÇU  Bu metin, genel bilgilendirme amaçlıdır ve hukuki tavsiye niteliği taşımaz. Herhangi bir hukuki sorunla karşılaşırsanız, bir avukata danışmanız gerekmektedir.    

NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNDA BANKA KART SAHİPLERİNİN CEZAİ SORUMLULUĞU Read More »